100 YILLIK MİLLİ DEVLET ve YAŞANMIŞLIKLAR
Bu coğrafyada uluslaşma sürecinin, 19. yüzyılın başından itibaren hayat bulduğu söylenebilir. Zira yüzyılın başlangıcıyla birlikte devlet; ekonomik, siyasi, hukuki, ulaşım, haberleşme, teknoloji, eğitim, askeri alanlarda Avrupa kapitalist sistemine uyum çabaları başlatmış. Asker, sivil, bürokrat, teknokrat devlet kadroları aracılığıyla yürütülen faaliyetler; modernleşme, batılılaşma, medeni milletler seviyesine ulaşma olarak anlatılmış.
Kapitalist sisteme uyum çabalarının siyasi etkisi ise; genel ifadeyle, imparatorluk bünyesindeki farklı kimliklerin milliyetçi çıkışları olmuş. Bu çıkışlar; ekonomisi oldukça gerilemiş, sanayileşme sürecini ıskalamış, eğitim ve hukuk gibi alanlarda uhreviyeti öncelemiş, mülkiyet hukuku saraya endeksli yönetimi zorlamaya başlamış. Batı kapitalist sistemiyle yol alma düşüncesi, yönetimi çok geniş alanlarda çeşitli reformlara yöneltmiş. Gecikerek de olsa, toplumsal hayatın her alanında, Avrupa kapitalist devletlerini takip süreci başlamış. Milliyetçilik temelli siyaset, hayatın belirleyeni olmuş. Bu çıkışlarda, Fransız İhtilali’yle gündeme gelen ve dönemin kabul gören çok önemli siyasi belirleyicileri; liberalizm, milliyetçilik, laiklik ve pozitivizm gibi ideolojilerin de etkisinin olduğu bir gerçektir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti; 24 Temmuz 1908’de II. Meşruiyetin ilanıyla devleti kontrolüne almış, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile de kaybetmiş. Bu tarihten itibaren Anadolu coğrafyasında örgütlenen Kemalist kadro, İttihat Terakki Cemiyeti’nin yerini almış. Cumhuriyet yönetimine giden süreci, bu kadro yürütmüş. Hem II. Meşrutiyetin ilanı, hem de Kemalist hareketin ilk yıllarında liberal ve daha çoğulcu siyaset esasken, çok kısa sürede tek parti yönetimiyle baskıcı, otokrat anlayış belirleyici olmuş. 1921 Anayasası 3 yıl yürürlükte kalmış. Yönetici elit kadro, kendi siyasal anlayışını, devlet gücünü de kullanarak yukarıdan zorla dayatmış.
Milliyetçilik temelli bu dayatmacılığın siyasi belirleyeni ise milli devlet yaratma amacı olmuş. Bu nedenle, milliyetçi ideoloji, uluslaşma sürecini gecikerek yaşayan ülkelerde sürekli canlı tutulur. Milliyetçilik; sürecin temel değeri, devletin varlık nedeni olarak görülür. Bu amaçla, devlet tüm performansını kullanır. Eğitim sistemi ve kurumlarının işleyişi bu temel değere göre düzenlenir. Halkın enformasyonu için medya sonuna kadar kullanılır. Devletin milliyetçi anlayışını çağrıştıran; semboller, renkler, sloganlar, veciz sözler hemen her yayında, görselde, makalede, konuşmada mutlak yer alır.
Toplumun “her kesimini” kapsayacağı tezi doğrultusunda, “üst kimlik” olarak lanse edilen uluslaşma süreci kesintisiz yürütülür. Milliyetçi ideoloji çerçevesinde düzenlenen tüm faaliyetler, engel tanımaksızın uygulanır. Farklılıklar olabileceği ve farklılıkların toplumsal yapının zenginliği antitezi, devletin o “çok sevecen” gücüyle hükümsüzleştirilir ya da son yılların sürekli tekrarlanan “deyişiyle”, “etkisiz hale getirilir.”
Hemen hemen tüm devletlerin tarihinde, uluslaşma süreci olarak belirlenen bu temel amacın gerçekleşmesine giden yolda; kıyım, tertele, sürgün, asimilasyon, kırım, tehcir, soykırım, zorunlu iskan, göçe zorlama, holokost kavramlarıyla anlatılan hadiseler mevcuttur.
100 yıllık yaşanmışlıklar bu veriler ışığında değerlendirildiğinde, devleti kutsayan bir anlayışın, belirleyici olduğu görülecektir. Kutsal devletin vazgeçilmezleri olarak sunulan anlayışı inşa etme sürecinde, devletin korunup kollanması, vatanın bölünmez bütünlüğü esaslı politikalar öncelikle tercih edilmiştir. Bu temel belirleyici anlayış, insanını ve farklılıkları ikinci plana atmıştır. Devlet faaliyetleri, vatanına ve milletine bağlı “yurttaşlar” yetiştirme anlayışıyla yürütülmüştür. Bir kısım görevler kutsanmıştır. Devletin kutsalları, dokunulmazlar olarak korunup kollanmış ve yurttaşın bu kutsalları koruma ödevi olduğu hayatın her alanında vücut bulmuştur. Devletin sunduğu hizmetlerin, bu kutsiyetin ürünü olduğu algısı yaratılmıştır.
Devletin sunduğu hizmetler; ulufe değil, görevidir. Devlet hizmet aracıdır, hizmetleri yapmakla yükümlüdür. Devlet; insana hizmet etme anlayışıyla örgütlenmeli. İmkanları kamu adına kullanma yetkisini, tabiat üstü bir güçten aldığından değil, insana hizmet anlayışından aldığı gerçeğinden hareket etmeli.
100 yıllık yaşanmışlık; militarizmin kontrolünde ve erkek egemenliğinde belirlenen ırkçılık boyutundaki milliyetçi anlayışın, İslam dininin bir mezhebinin esaslarıyla bütünleşmesi sonucu tamamlanacak uluslaşma sürecine hizmet etmiştir. Devletin yapısını ve işleyişini; insan haklarını temel değer olarak benimseyen hukuk kurallarını esas alarak yeniden düzenlemeden, 100 yıllık yaşanmışlığı sloganlarla anlatmak, hamasetten öte bir anlam ifade etmeyecektir.
30 Ekim 2022
Ali Ekber PEKŞEN
Bodrum-Muğla
YORDULAR, YORUYORLAR, YORACAKLAR Yaban ellerden, başka coğrafyalardan ya da ıssız- terkedilmiş yerlerden gelmiş gibi iliştiler. Yaban gülü gibi sevimli olmayı seçmediler ama. Yadırgatıcı tavırlarıyla, kendilerinden olamayanlar üzerinde baskı kurma yolunu seçtiler. Yabani ve de yabancı duruşlarını hayatın olmazsa olmazı gibi dayatıp, sistemi kendilerine benzettiler. Yağcılık genel geçer oldu ve yağdanlık gibi kaygan bir anlayışı yerleştirdiler merkeze. Yağmaladılar, yağmalattırdılar; para, pul, insanlık adın birikmiş değerler dâhil ne varsa. Yakıştırdılar her tür olumsuz sıfatı, kendileri gibi olmayanlara. Yakıp, yıkabilme konusunda tavizsiz anlayışı siyasetin merkezine yerleştirip, yandaşlarını bu söylemlerle mobilize ettiler. Yalanı ve yalanın siyasetini, vazgeçilmez politika malzemesi yaptılar. Yandaşlık üzerine yürüyen bir yönetim anlayışıyla, yandaşlığı olmazsa olmaz hayat tarzına dönüştürdüler. Yanılttılar insanları; inançlar dahil, “kutsal” olan tüm değerleri kullanarak...
Yorumlar
Yorum Gönder